Gaziantepliler, Edirneliler, siyaset!
(İskender Aruoba
28.05.2007 Radikal)
Henry Ford kendi otomobilini icat ettiği vakit ne Ford Motor Corporation ne de
emrinde çalışan mühendisler, desinatörler, kalıpçılar, montörler vs. vardı. Bir
çiftlik evinde kendi kendine, keser ile çekiç ile otomobilini yaptı. Bu metot
Gottlieb Daimler ve Kont De dion Bouton için de geçerli. Kimi kayışlı torna kimi
de kum kalıba döküm ile 'Artisanal' otomobiller yaptılar.
Hepsi öldü ama sadece bazılarının kurduğu sistemler yaşıyor, çoğunluğu kayboldu.
Dünya güzeli Hispano Suiza'lar yok artık. De Dion, icat ettiği ön takım sistemi
ile anılıyor ama ortada ne otomobil var ne de şirket. Sebebi bilgisiz, bu yüzden
de başarısız yöneticiler. Dünya tarihinden 6 binden çok 'otomobil markası'
geçti. 70-80 marka kaldı. Yani başarının sırrı, bilgi. Eğer bilgi var ise onu
'iyi' kullanmak olası. Öte yandan bilgiyi ender de olsa- 'kötü' kullanmak da
mümkün ama hem bilgisiz, hem de 'iyi' olunamıyor.
Ülkeler de öğle değil mi? Devlet-i Osmani'de ne zaman Batı kafalı vezirler
gelmiş, işler iyi yürümüş, yenilikler olmuş. Bu adamlar bilgili imişler. O kadar
ki 'eğer kendileri çalıp çırpar, çağa uymazlar ise kendilerinin de batacağı
bilgisi' de varmış onlarda. Bu 'faraziyeyi' günümüze uygularsak değişen fazla
bir şey yok. 'Parlamenter Demokrasi'de milletvekilleri TBMM çatısı altında
toplanıyor. Sadece milleti düşüneceğim diye yemin de ediyorlar. Görevleri kanun
yapmak ve milletin hayatındaki güncel olaylar hakkında -yasalara uygun olarak-
kararlar vermek. Şimdi bir düşünün 2000'li yılların dünyasına milletimizi
'âtiye' taşıyacak kanunlar, bilgisi olan insanlar ile mi yapılır, yoksa bir
parti liderinin peşine takılıp, 'Kaldır elini, indir elini' tarzında oy kullanan
insanlar ile mi yapılır? Bu durumda iş parti liderinin bilgisi ile sınırlı
kalmaz mı?
Atatürk ile 1920'li yıllarda, inanması zor reformlar yapıp, kendimizi
'Ortadoğu'nun makûs talihinden' çekip aldık ancak, Ata'nın ölümünden sonra
-üstelik ikinci harbe de girmeden- ola ola, bugün dünyanın en borçlu beşinci
ekonomisi olabildik. Anlaşılan hep 'indir
kaldırcı' vekiller ile devam etmişiz!
Ben 'siyaset' ile 1950'li yıllarda Ankara Koleji'nden sınıf arkadaşım Ahmet
Şahap Ünlü'nün Ziya Gökalp Caddesi'ndeki evinde tanıştım. Ahmet'in babası
Selahattin Amca (nur içinde yatsın) Demokrat Parti'nin kurucularından, Gaziantep
Milletvekili idi. Her gün evin içinde onlarca insan gezinir, kimi yemek ister
kiminin hastasına doktor bulunur, kimi işe girmek, kimisi Ziraat Bankası borcu
ertelensin isterdi. Ahmet'in annesi Ayşe teyze, (nur içinde yatsın) asil bir
kadındı, hiç şikâyet etmez, yüzünde bir gülücük ile kocasına destek olmaya
çalışırdı. Ahmet ile bana bu olanlar oyun gibi gelirdi. 1960 ihtilalinde
Selahattin amca önce Yassıada'ya sonrada Kayseri'ye hapse gidince bu işin pek de
oyun olmadığı anlaşıldı! Ahmet sonraları Almanya'da okudu. Mühendis oldu. Alman
gazeteleri 'Marifetli Türk' diye boy boy resimini bastı. Dış ticaret ve
armatörlükte başarılar kazandı. Müşterek dostlarımızdan duyduğum kadarı ile
babasından aldığı Demokrat Parti'nin 'halkçılık' geleneklerini hep devam
ettirmiş, hayatında yardım gereken bir İslahiyeli hep olmuş, Ahmet de geleneksel
görevini hep yapmış. Beş-altı lisan konuşan hem bilgili hem bilge bir insandır.
O da aday adayı olmaya karar vermiş. Evrensel bir
siyasi felsefenin yeni yüzüdür. Seçilirse sadece Gaziantep değil, tüm millet
kazanır.
Son 'siyasi' tecrübem ise Ahmet'in yarı yaşında bir 'genel başkan'. Güçlü
Türkiye Partisi Genel Başkanı Tuna Bekleviç. Partisi teşkilatlanmayı-erken seçim
yüzünden- bitiremediği için bağımsız aday olarak Edirne'den seçime giriyor.
Tuna, hem iyi yetişmiş, bilgili, hem de siyaset ile ilgilenen ender gençlerden
biri. Partisinde hep gençler var. Seçilirse, ülkenin en genç milletvekili
olacak. Edirnelilerin de Tuna'ya sahip çıkması gerek, onu TBMM'ye yollarlar ise,
ileride Başbakan bir Edirneli olabilir. Devlet-i Osmani'de de veliahtlar
Edirne'de yetişmez miydi?
|
|